Erasmus olmalı mı olmamalı mı?


Edanur Saraç, benim en yakın bir o kadar tatlı bir o kadar da çılgın en sevdiğim arkadaşım:) İstanbul Üniversitesi’nde İngilizce mütercim tercümanlık okuyor. Hürriyet Gazetesi’nde İstihbarat’ta bir süre staj yaptı üç yıl kadar önce. Zaten o ara kaynaştık, tanıştık:) Bir daha da kopmadık. Kendisi Ece Temelkuran’a çeviriler de yaptı, öğrencilere İngilizce ders de verdi:) Başarılı mı başarılı bir hatun yani! Bir de Elif Şafak’a hayran. Yunanistan’da bile ödevini AŞK’ı okuyup yaptı. Ben buradan kitabı aldım, kargoyla Eda’ma yolladım o oralarda okuyup ödev hazırladı düşünün yani:)
Şimdi sözü ona bırakıyorum. Birçok insanın tatile bile gitmeye zor karar verdiği bir ülke olan Yunanistan’da Erasmus öğrencisi olarak yaşıyor:)
harika Yunanistan fotoğraflarını da yolladıkça yayınlayacağım:)

ERASMUS: OLMALI MI, OLMAMALI MI ?
Erasmus programına katılıp Türkiye dışında bir ülkede, bir dönemlik okumak en büyük hayallerimden biriydi. Bunun kişisel sebepleri olduğu kadar, kendime göre objektif olduğunu düşündüğüm eğitimle ilgili sebeplerim de vardı. Avrupa Birliği’ne üye olan bir ülkede eğitim sistemi nasıl olur, bunu çok merak ediyordum. Öğrenciler ne gibi projeler yaparlar, hangi çalışmaların içinde yer alırlar, profesorlerin öğrencilerle iletişimi nasıldır, sınavlar nasıl olur, eğitim sistemi ezberci midir, yoksa öğrenci odaklı bir eğitim sistemi mi vardır, bütün bunları öğrenmek istiyordum. Bunun tek yolu da Erasmus programıyla Avrupa Birliği’nde bulunan bir ülkeye gelmekti. Acaba kendi üniversitemde başarılı olduğum kadar burada da başarılı olabilecek miydim? Yoksa, kendi üniversitemde (oldukça izafi bir kavram elbette “başarı”) başarı, burada son derece sıradan bir olgu olarak mı kalacaktı ? Bütün bunları merak ediyordum, ayrıca Avrupa Birliği’ne üye olan diğer ülkelerden gelen öğrencilerle rekabet etme fırsatı, farklı kültürlerden insanlarla beraber ders görme şansı da oldukça ilgimi çekiyordu. Bütün bu düşünceleri heybeme koyup; Yunanistan’a gitmeye karar verdim.
NEDEN YUNANİSTAN ?
Yunanistan’a gitme kararı biraz da zorunlu bir karardı aslında. Ben , Erasmus programı için başvurduğumda bölümümün anlaşmalı olduğu yalnızca üç tane ülke vardı : Yunanistan, Avusturya ve de Polonya. Ben, elbette Avusturya -Viyana seçeneğini çok istedim ancak bunun için Almanca dil sınavını başarıyla geçmek gerekiyordu. Başaramadım, olmadı. Polonya seçeneğiyse, nedense bana pek sevimli gelmedi. Eski Doğu blogu ülkelerinden biri olmasının yanında, Lehçe’nin de dünyanın en zor dillerinden biri olduğu gerçeği, Polonya seçeneğini benim için uzak ve de zor kıldı açıkcası. Böylelikle Yunanistan’ın kültürünün bize çok daha yakın olduğunu düşünerek, Yunanca öğrenmenin bana Lehçe öğrenmekten çok daha faydalı olacağını umarak Corfu Ionıan Panepistimo University için başvurdum; kabul edildim . Vize sürecinin ardından 22 Şubat’ta Corfu’da buldum kendimi.
İLK ZAMANLAR
İlk zamanlar, insan açıkcası biraz özlem yaşıyor. İlk zamanlar, aklım hep İstanbul’daydı. “Acaba şimdi İstanbul’da hava nasıldır?” , “Acaba şimdi seçimlerde kim önde gidiyordur? “, “Acaba maçı kim alacak?”, “Acaba ?”, “Acaba?”…Bir sürü “Acaba” lar vardı ilk zamanlarda kafamda…Sanırım bu sebepten ötürü de, internet başında online gazeteleri okuyarak çok zaman harcıyordum. Daha sonra, böyle zaman geçmeyeceğini, en nihayetinde Yunanca öğrenmenin bir zorunluluk haline geleceğini, bunu da ne kadar geciktirirsem benim için o kadar kötü olacağına karar verdim. Corfu’yu keşfetmeye başladım. Sahilde kendimle baş başa kalıp, ferah ferah düşünme imkanımın olduğu yürüyüşlere çıktım. Böylelikle, kafamın sakinleştiğini hissettim. İstanbul’daki hızlı hayattan feci halde yorulan bünyem; temiz hava, güneş, deniz ve de sessizlikte biraz huzur bulmuştu. Okula yürüyerek gitmek de, benim için çok büyük bir değişiklikti. İstanbul’da üç vasıta değiştirerek bir buçuk saatte gittiğim yere, burada yirmi – yirmi beş dakikada deniz kenarından yürüyerek gitmek benim için oldukça büyük ve de güzel bir değişiklikti. Trafikte takılı kalmamak, ruhuma iyi gelmişti.
EĞİTİM SİSTEMİ?
Bu, sanırım sadece Yunanistan’a has bir durum ancak eğitim sisteminin burada biraz ağır aksak ilerlediğini söyleyebilirim. Kimsenin hiçbir konuda acelesi yok gibi… “Siga siga”, (Bakınız: Yunanca’da yavaş yavaş ), buradaki insanların yaşam felsefesi olmuş. Hızlı hareket etmenin, ruha zarar verdiğine ve de insanı tükettiğine inanıyorlar. Bürokrasinin işleyişi, Türkiye’ye benziyor. Resmi bir belge için üniversitenin herhangi bir ofisine uğradığınızda, “Bugün git, yarın gel!” felsefesi , burada da geçerli. Ayrıca devlet dairesinde çalışanların oldukça şanslı olduğunu da söylemeliyim. Çünkü, çalışma saatleri Türkiye’deki kamu çalışanlarına göre çok daha az ve de esnek. Örneğin, Erasmus ofisindeki çalışanların mesaisi saat öğlen 2’de bitiyor. Bunu ilk duyduğumda gerçekten şok geçirdim, çünkü örneğin İstanbul Üniversitesi’ndeki Erasmus Ofisi’nde akşam 5’e kadar çalışıyorlar. Burada, kütüphane saat 2 buçukta kapanıyor. Ayrıca,anladığım kadarıyla ( kütüphanede üç ay boyunca çalıştığım için bazı gözlemler yapma şansım oldu.) kütüphane çalışanları istedikleri herhangi bir gün kullanmakta da özgürler. Çalışma şartlarını protesto etmek istediklerinden bunu kolaylıkla yapabiliyorlar. Yetkili herhangi birisinden, örneğin rektörden, izin almak zorunda değiller. Kütüphanede çalışma deneyimimden bahsetmem gerekirse, oldukça tesadüf eseri geliştiğini söyleyebilirim . Geldiğim ilk haftadan sonra, kütüphane kartımı almak ve de kütüphaneye üye olmak için gittiğimde, yetkili kütüphaneciye Türkiye’den gelen bir Erasmus öğrencisi olduğumu söylediğimde, benden yardıma ihtiyacı olduklarını, Türkçe kitapların index edilmesine ihtiyaçları olduklarını söylediler. Ben de önce bana kitapları göstermelerini istedim, zemin katta yıllanmış bir halde tozlu duran kitapları görünce de içim acıdı doğrusu ve de yardım etmek istedim. Bununla beraber, bir hayli boş zamanımın olacağını düşündüm, bu şekilde değerlendirmenin bana bir zarar getirmeyeceğine karar verdim. Hem, böyle bir gönüllü çalışmanın bana ve de CV’me katacağı bir şeyler olabilirdi. Böylelikle, haftada Çarşamba ve de Cuma günleri olmak üzere iki gün kütüphanede çalışmaya başladım. Başlangıcından itibaren gönüllülük esasına göre çalışılacağını söyledikleri için, para talep etme gibi bir durum zaten söz konusu değildi. Yaptığım şey, benim gibi gönüllü çalışan bir kütüphaneciyle beraber kitapları konularına göre kategorilere ayırmaktı. Ben kitabın kapağını okuyup, Atina’ya çeviriyordum, o da konusuna göre kütüphanecilik kategorileme esaslarına göre sınıflandırıyordu. Benim için çok ağır bir iş değildi ; ancak eğer haftada daha çok gün çalışsaydım yorgun düşerdim diye düşünüyorum. Bu çalışma da güzel anılarla sona erdi ve de yakın zamanda sertifikamı vereceklerini düşünüyorum. Eğitim sistemine bir daha dönersek ve gözlemlerimi aktarmak istersem; yabancı hoca oranının Türkiye’deki yabancı dille ilgili bölümlere nazaran burda daha çok olduğunu söyleyebilirim. Ancak, burası çok küçük bir üniversite, bunu da mutlaka hesaba katmak gerekiyor. İstanbul Üniversitesi’nin onda biri kadar bir üniversite desem abartmış sayılmam sanırım. Hevesli ve de öğrenmeye açık insanlara ket vurmuyorlar ve aksine, önlerini açmaya çalışıyorlar. Kütüphane çok büyük sayılmaz ancak; bilimsel, akademik araştırma yapmak isteyen birisi için gayet zengin olduğunu söyleyebilirim. Kitaplar da eski değil, en azından İngilizce ve Almanca kaynaklar çok eski değil. Ancak, Türkçe kitapların büyük çoğunluğu hir hayli eskiydi. Sürekli Avrupa Birliği’nden fon aldıkları için sürekli bir kitap sirkülasyonu var. Kütüphaneye durmaksızın gelen kitap kolilerinden bunu anladım açıkcası. Burada kalan Yunan öğrencilerin otel ücretlerini Yunan hükümeti, kendi cebinden karşılıyor ve de öğrenciler otellere para ödemiyorlar. Bununla beraber, öğrencinin ailesinin maddi durumu parlak değilse, öğrencinin öğrenci yemekhanesinde yiyeceği yemekler de hükümet tarafından karşılanıyor. Kitaplar da ücretsiz, ancak kitaplarda şöyle bir aksaklık yaşanıyor: Kitaplar üniversite tarafından sipariş edildikten ancak bir dönem sonra gelebiliyor çünkü burası Yunanistan! : ) Dolayısıyla öğrenciler bir dönemi ders için gerekli kitaplar olmadan, fotokopilerle geçiriyorlar. Ancak, fotokopiler de ücretsiz. Hangi ders için, hangi materyal gerekliyse sekreterliğe dersin hocası tarafından bırakılıyor ve de öğrenci oraya gidip istediği gibi fotokopiyi alıyor. Eğitim, hükümet tarafından inanılmaz derecede destekleniyor. Bir an fotokopinin ve üniversite ders kitaplarının Türkiye’de ücretsiz olduğunu düşündüm, hayal ettim…Yalnızca bir hayal elbette! Eğitim kalitesine ve de ciddiyetine gelirsek, Yunanistan ile Türkiye arasında bu konuda çok büyük bir fark olmadığını söyleyebilirim. Hatta eğitim ciddiyetinin Türkiye’de çok daha sıkı tutulduğunu da söyleyebilirim. Burada devamsızlığa pek önem verilmiyor ve de öğrencinin insiyatifine bırakılıyor gibi bir durum söz konusu… Bunun dışında, eğitim seviyesinin çok farklı olmadığını düşünüyorum.
Üniversitede değişik politik partiler var ve bunlar belirli zamanlarda seçimler yapıyorlar. Bu üniversitedeki öğrencilerin hiçbiri İstanbul Üniversitesi’ndeki öğrenciler kadar politik olmadığından, oy verecek adama ihtiyaçları oluyor ve bunun için Erasmus öğrencilerini ikna etmeye çalışıyorlar. Ben de bilmeden epey sol tarafta kalan, sembolü de kıpkırmızı bir karanfil olan partiden yana kullandım hakkımı ! Pişman değilim…. : )

Derslerin büyük çoğunluğu Yunanca işlendiğinden ötürü, derslerin hemen hepsinden (dokuz tanesinden ) proje hazırlamak zorunda kaldım. Şu zamana kadar, bunların beşi bitti. Bu projelerden ikisi Yunan Edebiyatı’nın İngilizce’ye çevirilmiş bir kitap örneği üzerineydi. Bir diğeri, Walter Benjamin, hayatı, kariyeri ve de eserleri üzerineydi. Bir diğeriyse, Türk edebiyatı üzerineydi. Beşincisi, Türk kültürü üzerineydi. Dört tane daha proje hazırlamam gerekiyor! Epey yoruldum ama sanırım hala burda tamamlanması gereken bir ton iş var! Umutsuz değilim! Denemekten sıkılmıyorum! İstanbul’a bir ay kala; harala gürele çalışıyorum, yaşıyorum!

Sevgiler ! Bekle beni eyyy İstanbul!! =)

“Erasmus olmalı mı olmamalı mı?” hakkında 2 yorum var.

  1. Ömer Zahit Kara diyor ki:

    Arkadaşımız Edanur’un yazısını hiç sıkılmadan zevkle okudum. Sanki bilmediğim bir yere gezmeye gidecekmişim ve önceden orası ile ilgili bilgiler alıyormuşum heyecan dolu okudum yazıları. O sakin ve huzur dolu sahil kasabasında sevdiğim insan ile elele yürümek istedi canım birden.. O derece etkilendim doğrusu. Teşekkürler gerçekten :)

  2. merve gürses diyor ki:

    Bir adım ötendeki kampüse gitmek için offlayıp pöflerken dünyanın herhangi bir yerindeki başka memleketlerin izini bulmak havasını solumak için garip heyecan kostümlerine bürünerek haydi bana eyvallah diyebiliyormuş insan =)) Az buz değil, dile kolay 6 ay! Özlemle dolup taşsan, bir görüp döneyim desen sevdiklerini, yakın bile olsa o uzak diyar memleketleri, geri gelirsen sarılırsan bir kere annene kopup geri dönemezsin ki o şehre…
    Şimdilik başındayım bu yolun, henüz kabulüm bile gelmedi, hibem dahi belli değil ama ben de başarımla, isteğimle eh biraz da (!) evrenin o akıl sır erdirilemez oyunuyla, Yunanistan’da erasmus hikayesinin kahramanı olma şerefindeyim. Dibimizde bir ülkede okumanın neresi ne kadar zor olabilir ki diye düşünenlere (bunlardan biri de bendim!) dil faktörünü anımsatan Eda’ma minnetim var, sayesinde şimdiden Yunan alfabesini ilkokul zamanımızdaki gibi yaza çize sile kıza hatim etmeye çabalamaktayım. “Sen benden hızlı çıktın!” diyor bana, ama dedim ya; sayesinde heyecanım boşa gitmiyor, hazırlıklar içindeyim. Mutfağını sordum geçenlerde, “Sağlıklı besleniyorum” dedi, Ege işte, her yerden zeytinyağı fışkırıyor hayali canlanıyor gözümde. Çeşit çeşit ot… Enfes bir hava… Hem o havada okula yürüyerek gidebilmek?? İşte en çok buna özendim, en çok bu yüzden takdir ettim kendimi, iyi ki buraya gidiyorsun diye.
    Okullarımız farklı, ben Atina’nın sahil kesimi sayılan Pire’de kalacağım ama fotoğraflarına şimdiden baktım bizim buralar gibi :) Eda gibi okula yürüyerek gitmek, sahilde tek başıma kalıp gökyüzünün nereden bakarsam bakayım aynı göründüğüne şaşmak istiyorum.
    Eğitime verdikleri önemi ve gösterdikleri sabrı ancak oraya gidince net olarak görebileceğim sanırım, ama şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim ki; sevgili okulumun kooridinatörleri ve erasmus ofisi çalışanları ne kadar “aman giden sayısı azalsın” diye sorulan sorulara sessizlikle cevap verseler de, sessizlik yerine kimi zaman saçma bahaneler türetseler de hatta buhran dönemleriyle çakışıyorsa sizi tersleseler de; Avrupa’daki kurumlar misafir öğrenci görmeye çok istekliler. Karşı kurumdan yazıştığım profesörün maillerime yarım saat içinde dönmesi, Türkiye’de yapılacak (alanım olan) uluslararası tekstil konferansında benimle görüşmek istemesi, her türlü soruma olağanca açıklıkla cevap vermesi bu tezimin bir ispatı sanki.
    Geçen gün çekmecemden bir şey almaya çabalarken oturduğum bürositin gazabına uğrayıp sendeledim, kafamı kaldırdığımda kütüphanemde en alt rafa terk edilmiş bir “İpek Ongun” kitabıyla adeta burun buruna geldim. Adı ne olsa dersiniz? Tabii ki her genç kızın mutlulukla okuduğu seriden “Kendi Ayakları Üstünde”! Evet evren beyciğim dedim, bakınız oyunlarınızın ardı arkası kesilmiyor…
    Şimdilik, kaygılarıma heyecanla rengarenk granüller serpiştiren erasmus hayali, ben zoraki mühendis adayına bu duyguları yaşatıyor.

    Git’ meyi aklına koyup, yüreğini yola vuran herkese sevgilerle…

Yorum Yapın