bir hesaplaşma yazısı…

 

“…1989’dan beri kimse, dünyanın hangi uluslararası sisteme doğru gittiğini tam olarak bilmiyordu. Belirsizlik o kadar büyüktü ki, aritmetiğin en basit kuralları bile sorgulandı: Bir kutbun yok olması, belki de karşısında duran diğerinin dünyaya hâkim olması anlamına gelmiyordu. İki eksi bir, her zaman bir yapmıyordu…”

 

            Aslında, bu paragraf, “Kim Korkar 21’inci Yüzyıldan” kitabındaki Betrand Badie’nin “Tektaraflılığın Tuzakları” makalesinin girişini oluşturuyor. Soğuk Savaş sonrası düzene vurgu yapan makaleye ait bu paragraf, bende farklı düşünceler uyandırdı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri Bölüm Başkanı Doç. Dr. Aslı Tunç’un “Medya Demokrasi’nin Neresinde?” söyleşisinde tuttuğum notları çıkarıp, yeniden okudum. “Yaralı bir demokrasi” diyerek başladığı söyleşisini bir solukta dinlediğim sevgili hocamın söylediklerini Betrand Badie’yi okurken hatırladım.

(Bu söyleşiye dair notları yakın zamanda “Medya Demokrasinin Neresinde?” yazısıyla blogumda yayınlayacağım…)

Günlerdir bizim tabirimizle “dedikodu sitelerinde” Ciner’e transferleri ve global krize kurban edilen muhabirlerin haberlerini takip ediyorum (uz)… Sanırım bu dönemde medya sektörünün kaybettiği gazetecilerin yaşam öyküleri ileriki yıllarda İletişim Fakülteleri’nde ders olarak okutulacak. Belki de “Gazetecinin krizde işini kaybetmemesi için gerekenler” gibi akademik yazılar yazılmalı. Hayır, yanlış anlamayın kesinlikle işten çıkarılmalara ilişkin veryansın etmiyorum. “Neyi yazdığı değil, neyi yazmadığı”* önemsenen bu sektörün yeni bir parçası olarak boyumu aşan cümleler de kurmak istemiyorum.

Şunu ifade etmeliyim ki;

“Medya artık halk adına değil, halka karşı savaşıyor, çünkü öncelikleri değişiyor” ifadenize yürekten katılıyorum hocam!

 

Ama öncelikleri değişen sadece medya mı? Bunu da sorgulamak istiyorum. Bugüne kadar hep medya, holdingler, plazalar sorgulandı. Eleştirildi. Zaman zaman köşe yazarları yerden yere vuruldu, zaman zaman da göklere çıkarıldı.

 

Ben, 21 yaşında, 5 yıldır Hürriyet’te çalışan bir muhabir olarak muhabirleri sorgulamak istiyorum.

 

17 yaşında Hürriyet’in kapısından içeri girdiğimde, Bakırköy Adliyesi’ne gönderildim. Plaza hayatına dair bir fikrim yoktu o zamanlar. 09.00’da gazeteye girip, 09.15’te Bakırköy Adliyesi’ne yol alıyor, 17.30 gibi gazeteye döndüğümde o günkü davalardan birini haberleştirme mücadelesi veriyordum. “Yerli Hannibal” otuz iki dişini gösterip tükürüklerini saçarak küfrettiğinde korkmuştum. Ardından çarşaflı bir kadının fotoğraflarını çektiğim için iki oğlu üzerime yürümüştü. Adliyede çalışmak benim hayallerimle örtüşmüyordu. Ben eski tabirle “Babıali” yeni tabirle “Plaza” gazetecisi olmak istiyordum! Başbakanın peşinde koşturup, yolsuzluk haberleri yapabilmek istiyordum!  Daha bir sürü şeyi de hayal ediyordum… Aradan iki hafta geçtiğinde müdürüm karşısına geçip, “Ben Adliyede yapamıyorum” dedim. “Buna sen karar verme, yapıyorsun” dedi. Israr ettim, hayallerim dedim ve bir daha adliyeye gitmedim.

Şimdilerde ise, hayal etmeyi bir kenara bıraktım. “Benim hâlâ umudum var..” dizelerine ait şarkıyla eşlik ediyorum düşüncelerime.

 

Araştırma yapılsa eminim, her gazeteci günün en az bir saatini medya dedikodu sitelerinde geçiriyor sonucuyla karşılaşılır! Bugünlerde bu sonuca alternatif yorumlar da gelebilir. Gazetelerin kafeteryaları kriz döneminde işten çıkarılma korkusu yaşayan çalışanlarla dolup taşıyor. Üstelik kahve sohbetlerine “Acaba sen mi gidersin ben mi” soruları eşlik ediyor.

Ben bunu anlamıyorum. Hani “Bazıları” her gün “Bugün Allah için ne yaptın?” sorusuna yanıt arıyor ya… Biz yani gazete çalışanları soruyor mu kendine “Bugün mesleğim için ne yaptım?” sorusunu…

 

“- Yitirdiği haklarına hayıflanırken, haklarını yitirmemek için ne yaptı?

- Web 3.0’a adım adım giderken dünya, web’in hangi çağını yakalayabildi?

- Kafeterya’da gazetedeki hangi haberi tartıştı?

- Gençlere ne kadar inandı?

-Yabancı dilini geliştirmek için ya da bir yabancı dil öğrenebilmek için ne yaptı?”

 

Soruları ilk anda aklıma gelenler. Daha onlarcasını yazabilirim. Bunu benim gençlik heyecanıma verebilirsiniz…Yeni dünya düzeni muhabirlerin kendini geliştirmesine olanak tanımadı savunmasına da geçebilirsiniz.

 

17 yaşında Hürriyet’in kapısından içeri girdiğimde Bakırköy Adliyesi’ne gittim…

17 yaşında Bakırköy Adliyesi’nde çalışmanın benim hayallerimi gerçekleştirmeyeceğini söylediğimde  plaza hayatıyla tanıştım.

18 yaşında liseyi bitirdiğimde “Bedava çalışanlar yüzünden biz işsiz kalıyoruz” tepkisine maruz kaldım!

19 yaşında telifli muhabir olduğumda, “Bu paraya bu iş mi yapılır!” dediler…

20 yaşında üniversite ikinci sınıfta kadrolu olduğumda, acıyan gözlerle baktılar…

22 yaşındayım…

Hürriyet’teyim.

İnanarak gazetecilik yapıyorum…

Çünkü bana inanan gazeteciler de çıktı!

Hürriyet İstihbarat Müdürü Celal Korkut, desteğini asla esirgemedi…

Hürriyet İstihbarat Şefi Ayda Kayar,  kulaklarımı çeke çeke haber yazmayı öğretti.

Hürriyet İstihbarat Uzman Muhabiri Fatma Aksu, sen doğru bildiğinden şaşma, kulak asma diyerek motive etti!

Peki ya bu iş yapılır mı diyenler?

 

Onlar da bu işi yapmayı sürdürüyor…

 

Evet, medya demokrasinin uzakta bir yerinde belki…

Ama kırılma noktası yaşayan tek yer medya değil!

Onu da belirtmek istedim…

 

Bu yazıya dair her türlü yoruma (olumlu-olumsuz) açığım!

Sizler yazın, ben yayınlayayım. Gerekirse kendi söylediklerimi tekzip edeyim…